Oğuz Atay, Tutunamayanlar kitabında şöyle yazmış:
“Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım, mürekkeple yazmışlar; oysa ben kurşun kalem silgisiydim, azaldığımla kaldım.”
Oğuz Atay ne de güzel yazmış. Tükenmişliğin tanımını yapacakken böylesi bir ifadeyle başlamak istedim. Azaldığımızı fark ettiğimizde ne yapacağımızı düşünmek yerine azalmamak da bir çözüm elbette. Ancak her zaman işler böyle gitmiyor. İş yerinin beklentileri, evin sorumlulukları, çocuklar, ilişkilerimiz… Ama en çok kendimiz. Tüm bunlara yüklediğimiz anlamlar ve verdiğimiz tepkiler, tükenmişliğe giden yolda ince ince döşenen taşlar. Şemalarımız, olumsuz inançlarımız; biz adına hangi etiketi koyarsak koyalım, bunları fark etmediğimizde karşılaşacağımız sonuç: Tükenmişlik Sendromu…
Bu sendrom 1974 yılında Herbert Freudenberger tarafından yıpranmışlık, güç ve enerji düzeyinin azalması, başarısızlık sonucunda kişinin içsel kaynaklarında oluşan tükenmişlik durumu olarak tanımlanmış. Sebepleri arasında yoğun iş yükü ve yüksek beklentiler, iş yerinde ait hissedememe, zaman ve hedef baskısı, görev tanımı dışındaki işlere de hayır diyememe ya da görev tanımının yeterince net olmaması, evdeki sorumlulukların tek bir kişinin üzerinde olması, çocuklarının bakımında yalnız kalma, sosyal desteğin azlığı ya da yardım isteyememe sayılabilir.
Tükenmişlik sendromu yaşadığınızı nasıl anlarsınız? En çok depresyon ile karıştırılabilir. Bazen her ikisi de aynı anda görülebilir. Tükenmişlik genelde tek bir alanda daha sık görülürken, depresyon yaşamın birden fazla alanını kapsayacak şekilde olabilir.
Tükenmiş kişilerde ilk göze çarpan fiziksel belirtiler arasında yorgunluk hissi, yorgun uyanma, zihinsel yorgunluk, sık yaşanan baş ağrıları, gastrointestinal rahatsızlıklar, kas ağrıları, nefes darlığı, uyku düzensizlikleri, çarpıntı olabilir. Aynı zamanda çevreye ya da yapılan faaliyetlere ilginin giderek azalması, kopma hâlleri, sağlıksız kaçışlardaki artış; örneğin tüm gün uyumak, alkol tüketiminde artış, bilgisayar oyunlarını bırakamamak görülebilir.
Bunların yanı sıra en küçük işleri dahi yapmak istememe, başlayamama ya da başlanmış olsa bile bitirmekte zorlanma, sürekli şikâyetçi olma, duyguları regüle etmekte zorluk, ani patlamalar, beklenmeyen öfkeli tepkiler, dikkat eksikliği, küçük hatalar yapmaya başlama, zihinde takıntılı düşüncelerde artış, karamsarlık da diğer belirtiler arasındadır.
Bu belirtilerin bazılarına sahip olduğunuzu düşünüyorsanız şimdi durun. Bu yazıyı okuduktan sonra her ne yapmayı planlamışsanız beş dakika izin verin kendinize. Nerede, hangi alanda en çok bunları hissediyorsunuz fark edin. İnkâr etmemek ile başlayabilirsiniz mesela. Her işi kendi başınıza yapamadığınızı, yetemeyebileceğinizi, yapmak zorunda olmadığınızı kabul ederek devam edin. Yardım istemekten korkma. Hem yemekleri yapıp, hem çocuklara koşup hem de patronunun istediği raporları aynı anda yapamayabilirsin. Derin bir nefes al. Bu çok normal ve bu çok anlaşılır.
Sonra -meli -malılara ara versen? Hayatın tüm kontrolü elinizde olmak değil. O iç sesten gelen tüm -meli ve -malıları duymasak nasıl olur? Açık havada yürüyüş yapın; yaparken de ağacın dalını görsen, yaprağın küçük bir esintideki dansını izlesen? Belki bir çamur birikintisinde atacağın on bin adımı düşünmeden, sadece eğlenmek için zıplasan…
Ve en önemlisi hayır diyebilsen, sınırlarını çizip ihtiyacın olan o molayı versen. Anın tadını çıkararak. Eğlenmeye zaman ayırsan. Kendine daha iyi bakmaya başlasan. Sen iyi olacaksın ki çevrene de içindeki ışığı yayabilesin. Uçaklardaki oksijen maskesi örneğindeki gibi: Önce kendine. Önce sen.